Bugün betimleyici psikiyatride, insanların aşk
ilişkilerinde ortaya çıkan psikopatolojik
görünümlere, çok basit olarak sanrısal
bozuklukların erotomanik alt-tipinde ve ilişki
sorunları arasında yer verilmektedir.
Bu yazıda, Hegelci felsefenin insan arzusu
anlayışından ve ilişki merkezli psikodinamik
yaklaşımlardan yararlanarak, betimleyici
psikiyatri içinde yeterince ele alınamayan,
başkasına yönelik arzunun karşılıksız kalması
halinde ortaya çıkan durumları, normalden en
patolojik olana doğru bir spektrum içinde ele
alma fırsatı veren "karşılıksız aşk sendromu"
kavramını ileri süreceğiz.
"Karşılıksız aşk sendromu" bir spektrum
bozukluğudur. Arzusu umduğu düzeyde karşılık
bulmayan, reddedilen ya da reddedildiğini
düşünen kişinin spektrumun neresinde yer
alacağı, sağlıklı bir kendilik organizasyonu
gösterip göstermemesine, nesne ilişkileri
bakımından sergilediği performansa ve kullandığı
savunma düzeneklerine bağlıdır.
Bu makale, yazarın konuyla ilgili literatürü
araştırması ve kendi klinik deneyiminin
sonucunda ortaya çıkmıştır.
Anahtar kavramlar: Aşk patolojileri, erotomani,
karşılıksız aşk
*Bu yazının değişik versiyonları 3. Sosyal
Psikiyatri Sempozyumu (1996-Çanakkale) ve 7.
Anadolu Psikiyatri Günleri (1998-Malatya)'nde
konferans olarak sunulmuştur.
Bugün betimleyici psikiyatride, insanların
birbirleriyle duygusal ilişkilerinde ortaya
çıkan birincil psikopatolojik görünümlere
yalnızca "ilişki bozukluğu" ve "sanrısal
bozuklukların erotomanik tipi" içerisinde yer
verilmektedir."İlişki bozukluğu" başlığı altında
romantik ilişkilerin ne zaman klinik ilgi odağı
haline geleceğiyle ilgili hiçbir ölçüt
belirlenmezken, "erotomanik tip sanrısal
bozukluk" ise yalnızca "genellikle daha yüksek
bir konumu olan başka bir kişinin kendine aşık
olduğuna ilişkin sanrıları" kapsamaktadır. Tek
başına bir fenomen olarak ele alındığında bile
oldukça tartışmalı olan, etiyolojisinden (Raskin
ve Sullivan 1974; Hallender ve Callahan 1975;
Seeman 1978) klinik görünümüne (Pearl 1972;
Rudden ve ark 1980; Taylor ve ark 1983; Ellis ve
Mellshop 1985) tanı ölçütlerinden ve seyrinden (Raskin
ve Sullivan 1974; Hallender ve Callahan 1975;
Seeman 1978; Ellis ve Mellshop 1985; Evans ve
ark 1982; Jordan ve Howe 1980) tedavisine (Hallender
ve Callahan 1975; Jordan ve Howe 1980; Rudden ve
ark 1980; Taylor ve ark 1983; Ellis ve Mellshop
1985; Stien 1986) birçok farklı görüş ileri
sürülen "birincil erotomani" konusunda son
zamanlarda birçok yeni toparlayıcı projeler
ileri sürülmektedir (Meloy 1989; Rudden ve ark
1990; Segal 1993; Mullen ve Pathe 1994). Yaşanan
olayların da zorlamasıyla konuya adli psikiyatri
açısından hukuksal çözümler bulmaya
çalışılmaktadır (Perez 1993; Meloy ve Gothard
1995). Ama "birincil erotomani" konusunda henüz
yeterli bir çerçeveye bile sahip olmadığımız
kabul edilmektedir.
"İlişki bozukluğu"nun romantik biçimlerinin
neler oldukları konusunda ise, genellikle
psikodinamik yaklaşımla yapılan uygulamalardan
edinilen gözlemler ve kavramlaştırma girişimleri
(Kernberg 1995) dışında, yeterince fikir sahibi
değiliz. Oysa "aşk" diye anlatılan yaşantının
böylesine kolayca ele alınamayacağını, onun en
olağan seyrinde bile kimi zaman psikolojik
destek ve yardım olmaksızın sürdürülemeyecek
kadar zorluklarla dolu olduğunu tüm klinisyenler
bilmektedir. Kaldı ki aşk patolojileri, böyle
birincil görünümlerinin yanısıra, ruhsal
rahatsızlıkların seyri sırasında ikincil olarak
da sıkça ortaya çıkabilirler.
Aşk yaşantılarının ve kimi zaman psikiyatrik
desteği zorunlu kılan psikopatolojik
görünümlerin, uygulamada karşılaşılma sıklıkları
gözönünde bulundurulduğunda, ayrıntılı bir
şekilde tanımlanmalarına, aşk yaşantılarının
patolojik görünümlerinin nasıl
ayırdedileceklerinin ve hangi durumda ne tür bir
yardım (tedavi) yaklaşımının gerekli olduğunun
belirlenmesine gereksinim vardır.
Bu nedenle biz, aşkın "normal" ve patolojik
görünümlerini geniş bir spektrum içinde
kavramanın olanaklı olduğu düşüncesiyle, başka
birçok klinisyenin de çaba gösterdiği bu
konularda bir ilk adım olarak, yeni bir modelin
ilk taslağını sunmak istiyoruz.
Modelimiz, birincil (primer) aşk patolojileri
için, psikodinamik yaklaşım içinde geliştirilmiş
ama ampirik gereksinimleri karşılayabilecek
şekilde genişletilme olanakları bulunan, savunma
düzeneklerinin matürden immatüre doğru
kullanımlarını esas alarak şekillendirilmiş bir
spektrum bakışına dayanmaktadır.
Aşk patolojilerinin yer aldığı bu spektrum
bozukluklarının tamamına ise, "karşılıksız aşk
sendromu" adını vereceğiz. Çünkü "karşılıksız"
nitelemesi, birincil aşk patolojilerinin tümünde
ortak olarak bulunmakta, gerçek bir ilişki olsun
ya da olmasın, aşk patolojisi yaşayan kişinin bu
yaşantıyı "yeterli" bulmayarak patolojik
savunmalara yöneldiğine işaret etmektedir. Bu
yolla birincil aşk patolojilerini ve son dönemde
yoğun tartışmalara konu olan homoseksüel
erotomaniyi ve diğer homoseksüel aşk
patolojilerini de (Dunlop 1988; Boast 1994)
"karşılıksız aşk sendromu spektrumu" içinde
kavrama olanağı ortaya çıkmaktadır.
Ama önce insanın duygusal yaşantısının bir
biçimi olarak aşka bakışımızı anahatlarıyla
ortaya koymalıyız.
İnsan arzusunun ayırt edici niteliği ve sağlıklı
aşk yaşantısı
Aşkı ve aşk patolojilerini inceleyebilmek için
ilk yapılması gereken, "insan arzusunun
niteliği"ni nasıl kavradığımızı ortaya
koyabilmektir. Örneğin bugün çoğumuzun bakışına
göre, insan arzusunun, diğer canlıların
arzulamalarından hiç de belirgin bir farkı
bulunmamaktadır; "gereksinim", "istek" ve "arzu"
kavramlarının hepsi, hemen hemen aynı anlama
sahiptir ve insan bedenindeki organik bir
işlevin zorlamasıyla ilgilidirler. Biz ise,
insan arzusunun niteliği sorununun çözümünde
Hegel'in "efendi-köle diyalektiği"ndeki
bakışının oldukça yarayışlı olduğunu
düşünüyoruz. Hegel'e göre, "İnsan isteği ya da
daha iyi bir deyişle, bir bireyi özgür ve
bireyselliğinin, özgürlüğünün, tarihinin ve
sonuç olarak da tarihselliğinin bilincinde kılan
anthropogene (insan kılan) istek, hayvanın
duyduğu istekten (doğal, yalnızca yaşayan ve
hayatı hakkında yalnızca bir duyguya sahip olan
varlığın isteğinden) gerçek 'pozitif', veri olan
bir nesneye değil de, başka bir isteğe
yönelmesiyle ayrılır. Böylece örneğin erkek ve
kadın ilişkisinde istek, eğer biri diğerinin
bedenini değil de, isteğini isterse; eğer o
istek olarak isteği 'elde etmek', 'kendinin
kılmak' isterse, yani istenmek ya da 'sevilmek'
yahut insan olması bakımından değerli olarak,
insan bireyi gerçekliğinde 'kabul edilmek'
isterse, bu insani bir istektir."
..."Başka bir deyişle, insani, antropogene
(insan kılan) özbilinci ve insani gerçekliği
doğuran isteklerin tümü, sonuç olarak 'kabul
edilme' isteğinin bir sonucudur... İnsan bir
başka insana kendini empoze etmeyi, ona kendini
kabul ettirmeyi istediği ölçüde insandır...
Başlangıçta, henüz diğeri tarafından kabul
edilmediği sürece, onun eyleminin hedefi bu
diğeridir ve onun insan olarak değeri ve
gerçekliği bu diğeri tarafından kabul edilmesine
bağlıdır; hayatın anlamı bu diğerinde
yoğunlaşır." (Kojeve 1988)
Hegel'in köle-efendi diyalektiğindeki bu bakışı,
psikiyatri dünyasında ilk yankısını, Fransız
psikanalist Lacan'ın çalışmasında bulmaktadır.
Lacan, Hegel'in tezinden insan isteğinin diğer
canlıların isteklerinden farklı olarak, fiziksel
gereksinimlerin karşılanmasının yanısıra, bir de
sevgi ve tanınma isteğini de kapsadığı ve
sorunun ancak öznelerarası (intersubjective) bir
bağlamda ele alınabileceği sonucunu çıkartır.
Lacan, bu nedenle istek (demand) ile arzu (desire)
arasında bir ayrım yapar: İstek, bedenin
gereksimlerinden kaynaklanır ve daima kendine
özgü bir biyolojik öge taşır ama arzu asla istek
ile aynı şey değildir; arzu, her zaman isteğin
hem ötesindedir hem de ondan önce vardır. Arzu,
isteğin ötesinde varolur demek, arzunun isteği
aştığı yani sonsuz olduğu anlamına gelir; çünkü
arzuyu doyurmak olanaksızdır. Arzu, her zaman
söylenemez olanı imlediğinden hiçbir zaman
doyurulamaz. En özgeci olanları da dahil olmak
üzere bütün insan eylemleri, "başkası"nı tanımak
yoluyla ortaya çıkar. Bu nedenle her kendini
tanıma arzusu, aslında, bir biçimde "başkası"nı
tanıma arzusudur. Arzu, arzu için arzulamak,
yani "başkası"nın arzusunu arzulamaktır. Lacan
için insan, gereksinim, istek ve arzu
arasındadır; bunların nerde başlayıp nerde
bittikleri bir türlü bilinemez. Örneğin ağlayan
çocuğa, annesi bir parça çukulata verdiğinde,
çocuk, hiçbir zaman annenin bu eyleminin kendi
gereksinimlerinin giderilmesi için mi yoksa bir
sevgi gösterisi olarak mı gerçekleştirildiğini
bilemeyecektir. Zaten bir bakıma arzunun
gelişmesinin temeli de isteğin yarattığı bu düş
kırıklığıdır (Lacan, 1981; Madun 1995).
Arzuya Hegelci bakış, daha sonra nesne
ilişkileri ve kendilik psikolojisi kuramlarında,
belirgin biçimde ortaya çıkmıştır. İnsan
ilişkisine, insan varoluşuna yapılan basit
eklemeler değil, bizzat varoluşun kendisi olarak
bakan bu kuramlar sayesinde, insan
psikiyatrideki bilimsel yalnızlığından kurtulma
şansına kavuşmuştur (Cashdan 1988). Yine bu
kuramlar sayesinde, aşk gibi arzulamanın
katışıksız biçimde kendini gösterdiği insan
ilişkisi formlarını ayrıntılarıyla ele alıp
inceleme fırsatı doğmuş oldu.
Bu kuramlara göre baktığımızda, en özet
şekliyle, aşkın insanın ilişki içindeki
varoluşunun yüksek bir olasılığı olduğunu
görebilir; "sağlıklı aşk yaşantısı"nı ise, aşkın
evrensel fenomenolojisinin olgun bir kendilik
(self)'teki icrası olarak tanımlayabiliriz.
Olgun kendilik, aşk yaşantısını olgun savunma
düzenekleri içinde yaşar; aşkı ve sevgiliyi
kendisine sunulan varolma fırsatından dolayı
yüceltmeyi (sublimation); kendisini yeterince
onlara adamayı (alturism) bilir. Aşkı ve
sevgiliyi üstün tutar ama mutlaklaştırmaz;
iyilik vaadine uygun biçimde eğlenmeye,
kendisini ve sevgilisini eylemeye (humor)
çalışır. Yaşamın gerçeklerine gözlerini kapamaz;
kendi sınırlarının farkındadır; isteklerinin
radikal bir savunucusudur ama durulması gereken
yerde durur, diretmez (supression). İlişkinin
gerçekliği içinde sağlıklı iletişimin yollarını
arar; "öteki"nin haklarını ihlal etmemek için
gerekli özeni gösterir. Cinselliği dışlamaz,
eros ve agape'yi birbirinin karşısına dikmez.
Aşkına bir karşılığı talep eder ama zorlamaz,
sevileni özgür bırakır, manüpülasyondan medet
ummaz. Bunlar dışında kalan aşk yaşantıları ise,
bizim "karşılıksız aşk sendromu" adını
vereceğimiz spektrumun içine düşe